ALTIN 209,8889
DOLAR 5,3408
EURO 6,1177
BITCOIN $5.142

Nedir Bu Laiklik ?

02.07.2018
A+
A-
Nedir Bu Laiklik ?

“En büyük savaş, cahilliğe karşı yapılan savaştır.” Bu yazı için yapılabilecek en iyi başlangıç, öyle sanıyorum ki, Ulu Önder Atatürk’ün  dünyaca bilinen bu sözleri olacaktır.

Zira okumakta olduğunuz yazının biricik gayesi, yurdum insanının gündeminden hiç düşmek bilmeyen laiklik kavramını, en sade ve öz haliyle  ortaya koymaktan ibarettir.

Pek çok defalar yanlış anlaşılan, başka kavramlarla karıştırılan, ve belki de gerçekten  yanlış anlaşılmalara meydan verebilecek bir yapıya sahip olan laik düşünceyi, hep birlikte objektif bir mercek altında inceleyeceğiz.

Laiklik Kavramının Tarihsel Gelişimi

Bundan binlerce yıl öncesinden  bugüne değin  geçen zamana şöyle bir göz gezdirildiğinde, yöneticilerin yönetme yetkilerini nereden aldığının sürekli olarak bir değişime uğradığı görülür. Bu yetkinin kaynakları, geçmişten günümüze değin tarihi bir sıralama yapacak olursak, şu şekilde özetlenebilir:

  1. Güç, kaba kuvvet ve kılıç zoru
  2. Tanrı ve din
  3. Halk iradesi

Henüz teşkilatlı bir devlet yapısı doğmamışken, yani ilkel olarak nitelendirebileceğimiz toplumlarda yönetme yetkisinin güç ile elde edildiğini, yönetilenlerin kılıç zoruyla egemenlik altına sokulduğunu söylemek mümkündür. Yani, kelimenin tam anlamıyla bir bilek güreşi söz konusu.  Ancak bu durum, bir devlet mekanizmasının doğuşuyla birlikte yerini, yönetenlerin yönetme yetkilerini Tanrısal ögelere dayandırmasına bırakmıştır. Şöyle ki, kurulmuş olan devletlerin başındaki kişiler, siyasal güçlerini Tanrı’nın bizzat kendisinden aldıklarını, iktidarlarının ise bir Tanrı eseri olduğunu iddia etmeye başlamışlardı.  Bu durum, dini otorite sahiplerince de benimsenip onanınca, ortaya bir teokratik devlet düzeni; yani Tanrı’nın vekili şeklindeki hükümdar modelleri çıkıyordu. Binyıllar boyu süregitmiş olan bu düzen, eşitsizlik üzerine bina edilmiş (güya) bir Tanrı düzeniydi. Klasik bir diyemle, “savaşanlar” ve “ruhbanlar” seçkin; “üretenler” ise ikinci sınıf insanlardı. Bu ayrıma Orta Çağ Avrupası’nda rastlamak pekala mümkünken, biraz şekil değiştirmiş halini 17.yy Osmanlı Devleti’nde de gözlemlemek mümkündür. Allah’ın kimi insanları daha ayrıcalıklı yaratmış olduğu gibi sapkın bir kanaat, binyıllar boyu rağbet görmüştür. Avrupa’da bu düşüncenin yanlışlığını dile getiren herkes (ki Galileo de bunlardan biridir), Engizisyon tarafından katlediliyor, susturuluyordu. Özellikle Katolik dünyasında görülen kilise vahşeti öyle boyutlara varmıştı ki, kadınların “cadı” diye diri diri yakıldıklarına tanık  olunuyordu. Böyle bir ortamda yönetenler, Tanrı’nın vekili olan seçkin kişiler oldukları için, halka hesap vermek durumunda değillerdi. Aksine, tüm kararlarının katksız doğru ve kutsal olduğuna inanılması, dinsel bir görev addediliyordu.

İnsanlık, bu karanlık dönemden “burjuvazi” adı verilen sınıfın başkaldırısıyla çıkacaktı. 1789’da Fransa’da yakılan meşalenin ateşi, geçen zamanla birlikte tüm dünyayı saracak ve Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesi   olduklarına inanılan monarklar, yerlerini halk egemenliğine terk edecekti. İnsanlık, yaşamış olduğu sayısız acı deneyimlerden sonra kanıksayacaktı ki, “İnsanlar arasındaki farklar, sadece biçimsel farklılıklardır. Herkes, insan olmasından kaynaklanan bir onurla, EŞİT ve ÖZGÜRDÜR.”

Dünya tarihinin son iki yüz yılını doldurmuş olan sayısız ihtilallerin, devrimlerin, ayaklanmaların amacının, “halk egemenliği” düşüncesinin tesis etmeye dayandığını söylememiz gerekir. Yani insanlar, sadece özgür ve eşit olabilecekleri bir ortamda, kendi yöneticilerini kendileri belirlemek istemiştir, o kadar! İşte laikdüşüncenin özü, bu noktada yatıyor. Laiklik, basit bir din-devlet işleri ayrılığı meselesi değil, egemenliğin kime ait olacağı sorunudur. Şimdi, laiklik düşüncesinin ne olduğunu ayrıntılarıyla ele alalım.

En Doğru ve Çıplak Tanımıyla Laiklik

Yukarıda detaylarıyla dile getirmiş olduğumuz tarihsel süreç, “devleti yönetenlerin, yönetme yetkilerini aldıkları kaynak nedir?” sorusunu akıllara getirmektedir. İşte tam bu noktada devreye laiklik giriyor. Buna göre laiklik, yönetenlerin yönetme yetkilerini kaba kuvvetten veya Tanrı’dan değil, bizzat halkın kendisinden aldıkları, her şeyden önceakla ve bilime öncelik veren, beşeri odaklı bir düşüncedir. Bununla birlikte, kaçınılmaz bir din ve vicdan özgürlüğü sağlamaktadır; herkes, istediğine inanmakta özgürdür. Devletin bağlı olduğu bir din olmayacağı için, her dine ve her dinin mensubuna eşit mesafede bir yaklaşım söz konusudur. Bu nedenle, devlet kurumları ile din kurumunun birbiriyle ilintisiz olması gerekir. Ek olarak, laik bir devletin hukuk kurallarının herhangi bir dinin kendi kurallarının baskısı altında olamayacağını da belirtmek gerekir. Hukuk kuralları, dini esaslara bağlı kalmak mecburiyetiyle konulmaz, ancak hukuk devleti isterse kimi kurallarını bir örf-adet hukuku kuralı niteliğinde, din temelli olarak oluşturabilir.

Yani, güncel yaşamın her alanında görülen din kurumunu, siyasal alandan uzaklaştırma hareketidir. Zira bu durumun aksi, binyıllardır görülmüş olduğu gibi, din kurumunun sömürülmesine yol açmakta, toplumları cehaletin karanlığına ve türlü felaketlere doğru götürmektedir. Tüm bunlardan hareketle denilebilir ki, laik devlet demek; insana ve akla, din ve vicdan özgürlüğüne, halkın egemenliğine ve beşeriyete öncelik veren devlet demektir.

Laiklikle Karıştırılan Bazı Kavramlar

Laiklikle en sık karıştırılan kavram, “hoşgörü” kavramıdır. Hoşgörü, bir kimsenin her türden inancına, düşüncelerine, yaşam biçimine saygı göstermek, o kişiyi toplum dışına itmemek demektir. Kişinin, başkalarının düşünceleri kendisine aykırı olsa dahi, bu düşüncelere sevecenlikle yaklaşmasıdır. Laik düşünce, bünyesinde “din, vicdan ve fikir özgürlüğü”nü de barındırdığı için, aynı zamanda hoşgörü kavramını da kapsamaktadır. Ancak hoşgörüden farkı şudur ki, laiklik bu düşüncelerin yanında, yönetenlerin yönetme yetkilerini halktan almalarını, aklı ve bilimi daima öncelik olarak kabul eder.

Laiklikle karıştırılan bir diğer kavram ise, “sekülerizm”dir. Seküler devlet, kendini din kurallarının tamamen dışında sayan devlettir. Din konusunda MUTLAK tarafsızdır. Tabiri caizse, din kurumuyla büsbütün bir ilgisizlik içerisindedir. Seküler devlette de devleti yönetenler yönetme yetkisini halktan alır, geçmişte bir din-devlet mücadelesi yaşanmıştır. Ancak devlet bu din-devlet mücadelesini çoktan aşmıştır; din kurumu artık devlet yönetiminde bir hak sahibi olmak iddiasında ve potansiyelinde değildir. Yani “halk rejimi”ninhiçbir dinsel tehlike altında altında olmadığı bir gerçektir. İlgisizliğin sebebi işte budur. Günümüzün  Anglo-Sakson  devletlerinde (İngiltere ve ABD) sekülerizmi görmek mümkünken, Kara Avrupa devletlerinde genellikle laik düşüncenin egemen olduğunu görüyoruz. Yani daha uygun bir diyemleseküler devlet, laik devlet modelinin bir üst aşamasıdır. Laik devlet, seküler devlette olduğu gibi din kurumuyla ilgisini tamamen kesmiş değildir. Seküler devletin “din” diye bir sorunu yoktur. Çünkü halkın egemenliği yerine Tanrısal ögelere dayandığını iddia eden bir egemenlik getirmeyi düşünen herhangi bir güruh yoktur. Buna karşılık laik devlet, düzeni korumak için dini daima bir gözetim altında tutmak zorundadır. Mesela ABD’de başkanın İncil üzerine el basarak yemin etmesi hiç kimseyi ırgalamaz, çünkü kimsenin bu tür durumlarla alıp veremediği yoktur. Ancak aynı durumu, Kara Avrupası devletleri için söylemek pek de mümkün gözükmez.

Laik devletin amacı, “dini baskı altında tutmak” değildir. Dinin, devletin halk egemenliğine dayanan meşru düzenine yönelebilecek tehditlerine engel olmaktır. Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil’in meşhur söyleyişiyle, “kişi hangi inançta olursa olsun, aynı zamanda ve öncelikle vatandaştır.”

Son olarak, laiklik düşüncesinin kimi zaman “tanrıtanımazlık” ile karıştırıldığından da söz edelim. Özer Özankaya’ya göre, “laiklik dinsizlik değil, devletin din kurumunun saygınlığını korumasıdır.” Zira yukarıda tanımını ve neliğini ifade etmiş olduğumuz laiklik, din kurumu adı altında iktidarın elde edilerek, yönetim gücünün halkta alınmasının tam zıddı olarak karşımıza çıkar. Dinsizlik olarak tanımlanması, tek kelime ile “gülünç” bir iddiadır.

SONUÇ

Laiklik, devletin yönetilme yetkisinin Tanrı’dan veya başka bir kaynaktan değil, doğrudan doğruya halktan alındığı; aklın ve bilimin daima öncül olduğu ; din, vicdan ve düşünce özgürlüğünün esas alındığı prensiptir. Her dine ve her dinin üyesine eşir bir yaklaşım sergilenmesi gerektiğini, bundan dolayı devlet tüzel kişiliğinin resmi bir dinle bağlı olmamasını kabul eden; hukuk kuralları ile din kurallarının birbirine uymak  zorunluluğunu reddeden anlayıştır.

Hoşgörü kavramını da benliğinde barındıran, sekülerizm kavramıyla birtakım farklılıklar arz eden bir düşünce biçimi olan laiklik, Türk doktrininde belki de en sağlıklı olarak  Prof. Dr. Toktamış ATEŞ tarafından tanımlanmıştır.

Bir sonraki yazıda görüşmek üzere, sevgi ve saygıyla.

Eray SEZER
Ondokuz Mayıs Üniversitesi
Ali Fuad Başgil Hukuk Fakültesi

YARARLANILAN KAYNAKLAR
Toktamış ATEŞ, Dünyada ve Türkiye’de Laiklik
Toktamış ATEŞ, Türk Devrim Tarihi
Suna KİLİ, Türk Devrim Tarihi
Ali Fuat BAŞGİL,Din ve Laiklik
Kemal GÖZLER, Türk Anayasa Hukuku Dersleri
Özer ÖZANKAYA, Türkiye’de Laiklik

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.